Yazar ARşivi
AŞK’IN ANLAMSIZ ANLAMI
İhtiras, Özlem, Acı, Karmaşa, Hüzün, Sevinç… Aşkı tanımlayan bütün kelimeler yetersizdir onu anlatmaya. Sessiz ve derin bir dünyanın sinemalarında oynayan duygu yüklü bir film gibi, Karanlık zindanlara mahkûm olmuş bir esir tutsaklığında, Ateş ve su kadar zıt, Toprak ve bitki kadar bağlı, yalan ve doğru kadar kardeş…
Anlamlı ve anlamsız…
İnsanın başını döndüren, mantığını yok edip bir anda tepetaklak eden yüreğindeki karmaşanın izdüşümü…
Herkesin sahip olmak istediği, sahibinin olmadığı özgür bir siluet…
Merhabalarla başlayan ve vedalarla biten meçhul bir yolculuk…
Gecesi gündüzü olmayan, kışında ısıtıp yazında donduran beşinci mevsim…
Hiç büyümeyen masum, kırılgan, yaramaz bir çocuk…
Aşk yalnızlıktır…
Kimsenin tarif edemediği, sözlerin bittiği, dilin sustuğu, hayatın durduğu ve sadece onun yaşandığı bir düş. Kimilerinin yaşadığını sandığı belki de hiçbir zaman yaşamadığı, kimilerinin uğrunda savaşlar verdiği, kimilerinin zamanı devirdiği ya da zamana yenik düştüğü… Kimilerine göre sahte bir oyun, kimilerine göre ise dünyanın en muhteşem duygusu… Öyle ya da böyle yeryüzünde var olan her canlının zehrinden bir kez yudum aldığı sihirli bir iksirdir aşk…
Yokluğuna yolculuk…
Zordur. İmkânsızdır bazen. Uzaktır. Bazen yakın. Dillerde duadır. Bazen beddua. Beyazdır… Bazen kapkara… Bile bile saplandığın ve yüreğine sapladığın bir hançer gibi kapanması güç yaralar açar. Acıtır, kanatır, incitir. Ama her şeye rağmen vazgeçilmezdir.
Vazgeçtiklerinin vazgeçilmezi…
Öyle bir zehirdir ki aşk bir kere dolaşmaya başlayınca damarlarında acısı bile doyumsuz olur. Susadıkça kana kana içersin. İçtikçe daha çok susarsın. Çaresizce koşulsuz, şartsız teslim edersin kendini. Bilirsin ki kurtuluş yoktur. Her zerresini unutmamacasına ezberlersin. Sevmiyorum dediğin anlarda bile kendine söylediğin ucuz yalanlarla avutursun kendini. Aşk için, bir kez de aşk için acısın canım dersin. Acıtırsın, kimsenin acıtmadığı kadar çok acıtırsın canını.
Devamını Okuyun »
ÖZLEDİĞİM NE VARSA…
Özlediğim ne varsa hepsini özledim…
Çocuk saflığında aşklarımı özledim…
Çocuklukta kalmış kaygısız günlerin hafifliğini özledim…
Hayatın sadece bir oyun olduğu
Gözyaşlarımın sadece bir oyuncak için aktığı
Ve bütün küsmelerime rağmen aslında hiç küsmediğim anlarımı
Bütün yaramazlıklarıma rağmen yinede sevildiğimi hissettiğim
Çocukluğumu özledim…
Şimdi hepsi birer özlem sadece…
Büyürken benimle birlikte büyüyen kederlerimin gölgesinde asılı kalmış ruhumun iç sızısından başka bir şey değil.
Camdan hayatların kırılgan taraflarında kanayan avuçlarımdan başka bir şey değil kalanlar…
Virgül koyduğum hayatımın ondan sonraki kelimelerinde bir film takılıyor gözlerime. İLKBAHAR, YAZ, SONBAHAR, KIŞ… VE İLKBAHAR.
Doğumdan ölüme yaşamdaki mevcudiyetimize ritim kazandıran mevsimlerin gücüne kimsenin karşı koyma gücü asla olmayacaktır.
Bahar ve yazın sıcaklığı ve şiddetinin ardından
Hüzün ve keder mevsimi güz gelecek
Onu da yüreğimizin titrediği kış takip edecektir.
İlkbaharda camımıza değen badem çiçeklerini
Yazın yeşilini
Sonbaharda sararan hüzünlerimizi
Ruhumuzda yaşanan kara kışları
Ve her şeye rağmen yeniden içimizi ısıtan ilkbahar hatıralarını hiçe sayma hükmümüz yoktur.
Ve hiçbir zaman olmayacaktır.
NEYSE FALIMIZ ÇIKSIN HALİMİZ…
Biraz kırgınım kendime bu aralar. Neden bilmiyorum. Havalardan mı yoksa geçmişin iz düşümünden mi anlayamadım bir türlü. İnsan kırılır mı kendine? Ya da bir insan nasıl kırar kendi ruhunu. Bende mi var acaba bir tuhaflık?
Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır dediler. Bir acı kahve yaptım kendime… Kırk yıl hatırım olur mu bilmem ama bir fal kapadım bakalım ne çıkacak bana geçmişten geleceğe… (inanmasam da adet bulsun yerini)
Her gün yeni bir gün doğuruyor bir gün öncesinin izleriyle birlikte. Bazen saplanıp kalıyorum geçmişin izlerine. Ben bir gün sonraya umutlar adasam da bırakmıyor peşimi. Bilirim ki kaçmak değildir çözüm. Kaçmak istesen de kaçamazsın geçmişin izlerinden. Ama biraz özgürlük istiyorum dünden kalan tüm izlerimden. Belki kısa bir yolculuk kendimle baş başa…
Mevsimler değişiyor. Günler bitip gidiyor. Geride kalanlar ne? Belki biraz hüzün, belki biraz sevinç… Önümüzde ne var? Ne çıkacak yolumuza? Hangi engel bekliyor bizi? Gençlik nereye gidiyor? Kimse bilmiyor nereye gittiğini. Herkes bir telaş koşturuyor. Dünya dönüyor. Döndükçe düzen düzensizlik içinde devam ediyor. Dağınık yaşıyoruz. Yaşıyor muyuz? Hayır yaşamıyoruz. Ya da Evet yaşıyoruz. Her şeye rağmen kalp ritmine devam ediyor. Tik tak… Tik tak… Tik tak…
ABUKSABUKLAŞMALARIM
Yazacak ya da söyleyecek sözüm olmadığı zamanlarda insanın doğası gereği olsa gerek bende abuksabuklaşabiliyorum ( bu yazımda olduğu gibi). İlham perisi denen şahsı münhasır ( henüz nedenini anlamış değilim kendisi ilen bir husumetim bulunmamaktadır) son günlerde beni es geçmeye devam ediyor. Gellllllll artık…
Gerçi ilham perisi denilen zatın kim olduğu konusundaki rivayetlerde tartışma konusu… Ülkemizde tartışılacak az meselemiz kalmışken ben de ilham perisinin kim olduğuna dair bir tartışma açmaya karar verdim. Ve şimdi size soruyorum…
Biiirrrrr… İlham perisi denen bu hayali karakterin cinsiyetinin bayan olduğu kim tarafından saptanmış ve ilham perisi denmiş.
İkiiii… Acaba uğradığı kişiye göre cinsiyet mi değiştiriyor. Yani erkek bir yazara gittiğinde peri… Bayan bir yazara gittiğinde de prens mi oluveriyor… Eğer öyleyse yazan kişi hayatında ki insanı bu peri (prens) ile mi aldatıyor.
Üçççç… Bu ilham perisi (prensi) nerede yaşıyor. Kendine ait bir krallığı mı (kraliçeliği mi) var.
Dörttt… Uğrayacağı kişiyi neye göre seçiyor. Yakışıklı ya da şöyle fettan afet birini mi tercih ediyor… Yoksam yüreğine mi bakıyor. İyi mi kötü mü diye. İyi yazan birinin iyi olduğunu ya da kötü yazan birinin kötü olduğunu mu düşünmeliyiz.
Beşşş… Benden bu kadar siz istediğiniz kadar soru çoğaltabilir tartışmaya katılabilirsiniz. Ben işin içinden çıkamadım.
SEHR-İ ŞEHİR İSTANBUL
Bir başka güzeldir İstanbul… Aşk’ı ve nefreti, mavisi ve siyahı, çocukça hayalleri ve hayal kırıklıkları, mutluluğu ve hüznü… Taşına toprağına ayak basar basmaz yüreğindeki bütün duyguları yaşatır insana. Beyoğlu’nda akşamsefasında,boğazda çayını yudumlarken içinde hissettiğin havası… Balık ekmek kokusunda hatıralar, vapurda bir yolculuktur umuda. Yedi tepesinde hasret yedi tepesinde sevda… Herkesin ve hiç kimsenin şehri İstanbul… Kendi suskunluğunda biraz mağrur, biraz nazlı, biraz ürkek zarif bir kadın gibi, hiç büyümemiş bir çocuk masumluğunda saklar koynunda maviliği.
***********
İstanbul’a dair ne varsa bir düştür kimileri için. Kimileri için vazgeçilmez bir tutkudur. Aşktır. Âşıktır. Farklı melodilerin sesidir kalabalık gürültülerin arasında. Üsküdar da, Çamlıca da gönüllerde yaşanan bir muhabbettir fırtınalı. Merhabalarında sevinç, vedalarında keder saklıdır. Büyülü bir masal gibidir büyüsüne kapıldığın. Her kahramanın da ayrı bir öykü, her öyküsünde bir hayattır İstanbul… Dili olsa neler anlatır kim bilir. Kim bilir ne sırları vardır herkesi kucakladığı anaç yüreğinde gizlediği. O da ağlar hüzünlendiğinde. O da hisseder üzerindeki kederleri. Geceleridir matemi. Yas tutar kimi zaman. Kimi zamanda sevinir. Sevindiğinde açar bütün renkleri.
Dostum Diyebildiğin Biri Olmalı
Ya onu hiç tanımasaydım, ya hiç hayatımda olmasaydı diye düşünmediğin bir dostu olmalı insanın
Kimsesiz zamanlarında senin yalnız olmadığını hissettiren
Her gün beraber olmadığın halde uzağında da olsa hep yanında olduğunu bildiğin bir dostu olmalı insanın
Dilsizde olsan aynı dili konuşabilmelisin
Bir fotoğrafın aynı karelerinde birlikte gülümseyebildiğin biri olmalı
Bütün karmaşıklığına rağmen seni en ince ayrıntına kadar çözebilmeli dostun
Herkes terk ederken seni hiçbir zaman terk etmeyen bir dostu olmalı insanın
Bütün delilikleri, akla gelmeyen tüm çılgınlıkları yapabilmelisin onunla
Birbiriniz olmadan bir teli eksik bir enstrümanın çıkardığı garip melodi olmak istemediğin olmalı dostun
Yaşlandığında eski günleri yâd ederken kötü günleri kahkahalarla hatırlayabilmelisin onunla
Sen o olmalısın o da sen…
Ne Olsak ?
Ne olsak acaba?
Ülke olsak…
Sevgili olsak…
Dün, bugün, yarın olsak…
Olmak istediğimizi olsak…
Ne olsak acaba? Bir yüktür insanın aklında bu soru. Doğduğu andan itibaren başlayan ve ölene değin cevabını aradığı anlamsız bir soru. Önce aile bireyleri karar verir ne olman gerektiğine. Birine göre öğretmen olmalısındır. Diğerine göre mühendis. Bir keşmekeş bir karmaşa başlamıştır. Sonra karar verilir. Uygun program seçilir ve programlanırsın. Artık pilin takılmıştır ve bitene dek itaatlere uymak zorundasındır.
Hayat başlamıştır. Kendini tanımaya fırsatın olmadan başına üşüşen kalabalık arasında sana sorulacak sorular hep aynıdır. ‘’ Büyüyünce ne olacaksın’’ Ne olman gerektiğine karar verilmiştir zaten. ‘’ Ben büyüyünce öğretmen olacağım. Ben büyüyünce doktor olacağım’’ dersin. Çünkü öyle olman istenmiştir senden. Bu uğurda çabalarsın. Bitmek bilmeyen bir yarış başlamıştır. Toz toprak içinde, nefes nefese bir yarış… Amaç bellidir. Gidilecek hedef bellidir.
Lunapark ve Edebi
Kelimelerdir benim hayatım. A’dan, Z’ye yürüdüğüm meşakkatli bir yol… Tanrı tarafından bana emanet edilen ve benim yaşama sebebim haline dönüşen sesli ve sessiz harfler… Özgür, asi, belki biraz hayali ama her biri benim bir hücrem gibi… Bu güne değin içimde sakladığım bazen en özel dostlarımla paylaştığım kelimelerim bundan böyle sizler için bir araya gelecek… Okurken keyif almanız ve kelimelerimin esaretinde hayatın özgürlüğüne varmanız temennisiyle…
Kerem yıldırım
Bu yazı çocukluğunu yitirmiş ve çocukluğunu özlemiş olanlar içindir… Çocukluğumuzun en güzel duraklarından biri olan LUNAPARK’ı yeniden keşfetmeye ne dersiniz…


